Missing burak karaca
29 Aug 2016 18:06

Size bir hikaye anlatmak istiyorum. Hepimiz iyi kötü bir şekilde yaşıyoruz bu dünyada. Peki yaşamak demek sadece yeme içme barınma ve nefes almadan mı ibaret? Size hayattan tad almayı yeni öğrenmiş bir insandan bir hikaye anlatacağım. Bizler nefes alıyor, karnımızı doyurup kendimizi dört duvar içine hapsederek geçiriyoruz o kısıtlı vede çok değerli ömrümüzü. Temel ihtiyaçlarımızı karşılamak bile oldukça zorken bir yerden bir yere koştururken yapmamız beklenen şeyleri yapmaya çalışırken at gözlükleriyle sadece önümüze konulan hayatı tek seçenek olarak görüyoruz. Bu koşturmanın içinde yaşarken yapay ve samimiyetten uzak bir yaşam tarzını benimsemek zorunda kalıyoruz. Peki ya bu samimiyetsiz ve yapay yaşam tarzını içselleştiremediğimizde ne olur ? Geriye tek seçenek kalır oda yollara düşmek. Bazen bir kaçış, bazen bir varış ama çoğunlukla sadece bilinmeyenin çekiciliğine olan tutkudur bizi yollara düşüren.

"Bir yola neden çıktığınızı bilmiyor olabilirsiniz, yoldaki bu kalabalığın içinde ne işiniz olduğunu bilmiyor hatta bunu sormuyor bile olabilirsiniz. Yolun sonunu merak etmemek gibi bir dinginliğin, sonsuza kadar yürümeye yetecek bir gücün sahibi de olabilirsiniz. Sizi yolculuğa çeken yolun sonu değil, yolun kendisi de olabilir. Belkide sadece gitmeyi seviyorsunuzdur. Kaçıyor da olabilirsiniz yada böyle olduğunu sanıyorsunuzdur. Öyledir..."

Hayatı boyunca etrafındaki ikiyüzlü, samimiyetsiz, çıkarcı insanlardan kaçan birisinin samimiyetine güvenilecek güzel kalpli insanlar tanımak amacıyla çıktığı bir yolculuğu anlatmak istiyorum. Bir temmuz sabahı  yıllardır içimde saklı tuttuğum yolculuk tutkusunu yaşamamı sağlayacak olan şey tabiiki de bir kitaptan başkası olamazdı herhalde benim için. (hayata yolculuk- hasan söylemez). Bu kitapta anlatılan yolculuktaki o samimi, içten karşılık beklemeden bişeyler yapmaya çalışan insanlara o kadar yabancılardı ki bana inanmak çok zordu benim için. Bu insanların gerçekten var olduğunu görmek, tek isteğim haline gelmişti. İnsan birşeyi gerçekten kalpten isterse hayat ona seçtiği yolda yürümesine yardımcı olduğuna inanmışımdır hep. mesele sadece kalpten istemek ve fırsatları görebilmedir çoğunlukla. Ki ben bu fırsatlardan ilki olarak gördüğüm abimin aldığı bisikleti aydına götürmeye ikna etmemle ilk adımı attığımı düşünüyorum. Başlarda ufak turlar yaparak hem kondisyon hemde güzel anılar biriktirdim. Yola her çıktığımda güzel insanlarla karşılaştım şehirdeki ikiyüzlü, samimiyetsiz insanların tam tersine. İlk uzun süreli yolculuğum için beklediğim ikinci fırsat ise aileme yük olmadan asgari ihtiyaç ve olumsuz durumda maddi güvence sağlamaktı. (yeme ve olumsuz bir durumda otobüs bileti alma) Bu fırsat ise hiç beklemediğim bir şekilde karşıma çıktığında artık yola çıkmanın vaktidir dedim kendi kendime ve ortalama bir bisiklet ile günlük 30 40 kmlik yolculuklardan başka bir tecrübem olmamasına, elimdeki ekipmanları kullanabilme tecrübesi olarak da oldukça zayıf olmama rağmen içimdeki yolculuk tutkusuyla çıktım yola.  aydın- eskişehir arası çıktığım yolculuk sahil şeridini takip eden bir güzergahta  yaklaşık 1200 km olarak planladım ancak bisikletle sadece aydın-muğla-marmaris-selimiye- köyceğiz-fethiye ye kadar gittim. Fethiye'den polatlıya otostopla gidip oradan bisikletle yunus emre- mihalıççık - eskişehir'e vardım 12 gün olarak planladığım yolculuğu böylece tamamlamış oldum.  

İLK GÜN (AYDIN-MUĞLA)

Şimdi gelelim bu yolculuk sırasında neler yaşadığıma. Tamamen tecrübesiz ve tek başına bu yolculuğa çıkmanın en zor tarafı ilk gün kendi güvenli alanımı terk ederek o kapıdan dışarı çıkmak ikincisi ise aydından muğlaya gidişteki o yokuşlarda bazı aksiliklerle (heybenin tekere sürtmesi, sıcaklık vs ) zaten o ilk adımı atmak zor iken dahada zor bir hal almıştı. Henüz daha aydına dönebilecek kadar yakın olduğum ilk 20 kmde  yolumun üzerindeki arkadaşlarıma olan özlem ve daha birçok bilemediğim süprizlerin beni beklediği düşüncesiyle yola devam etmeye karar verdim belkide bu hayatımın en isabetli kararı olacaktı ama bunun o an farkında değildim. Bitmek bilmeyecekmiş gibi gelen yokuşları ardı ardına geçip tam tepede durup içilen bazen bir çay bazen bir su bazen sadece anlık bir manzaraya bakış ve tüm bunlara kendi kas gücünle ulaşmanın verdiği o muhteşem duygu tüm olumsuzlukları geride bırakma gücünü ve kararlılığını kazandırıyor insana. İlk 50 km yi (2 saatte) beklemediğim kadar hızlı gitmenin verdiği rehavetle ben günde 2oo km yaparım bu hızla gibi bir kendini beğenmişliğin cevabını kalan 50 kmyi karşıdan esen rüzgar, yorgunluk vs gibi nedenlerle nerdeyse 8 saatte zar zor dinlene dinlene gitmemle yol bana birşey daha öğretmişti asla kendini beğenmişlik yapma büyük konuşma bir rüzgar yeter tüm planlarını alt üst etmeye. Muğla il tabelasını gördüğüm anki mutluluk ve rahatlamayı anlatabilmem mümkün değil. İlk günü atlatmış şimdi çadırımı kuracak güvenli bir yer bulmam gerekiyordu. Şansıma ilk çadır kurmak için izin istediğim petrol ofisinden olumlu yanıt alarak çadırımı kurup eşyalarımı bırakarak muğlayı gezmeye başladım. Ufak bir muğla turundan sonra yorgun bir şekilde güneş kadar insanın insanın içini ısıtan, geleceğe dair ümit verecek kadar temiz kalpli insanları bulmak için yaptığım yolculuğun ilk gününü çadırımın içinden ay'ı izleyerek uykuya daldım...

Anlatılacak çok hikaye var ancak hikayeler anlayabilen insanlar olduğunda anlam kazanır. Başka bir hikayede görüşmek dileğiyle

SONU MUTLULUĞA VARAN BİR YOL YOKTUR: YOL MUTLULUĞUN KENDİSİDİR. 

YOL AÇIK, YOLA ÇIK...